Kaygı nedir? Kaygı, kişiyi rahatsız eden bir içsel kargaşa durumu ile karakterize edilen bir duygudur ve olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan korku duygularını içerir. Huzursuzluk, sinirli veya gergin hissetme, kolayca yorulma, konsantre olamama veya zihin güçlüğü, bayılma, uykuda rahatsızlık gibi sorunlar sıralanır. Kaygıyı farklı kuramlar nasıl ele alır?
Psikanalitik Teori
Kaygının tanımı ile ilgili farklı kuramsal boyutlarda farklı teoriler ortaya atılmıştır. Freud’un önclük ettiği psikanalitik teorinin ilk önerisine göre kaygı, birikmiş gerilimin dönüştürülmüş halidir. Kişi, libidinal enerjiyi açığa çıkaramadığı için kaygı nevrozu meydana gelir. Örtük varsayıma göre kronik kaygı kronik bastırma sonucu gelişen ve beklenen bir semptomdur.
Freud’un kaygı hakkındaki görüşleri, bastırma teorisini geliştirdiğinde değişti. Kaygının libidinal enerjinin bastırılmasıyla ortaya çıkma düşüncesi, kaygının bastırmaya sebep olduğu düşüncesiyle yer değiştirmiştir. Bu teoride kaygı, tehlikeli bir duruma verilen tepkidir ve bu durumlar kendini tekrar ettiği sürece kaygı her düzlemde kendini gösterecektir.
Bilişsel Davranışçı Teori
Bilişsel teorilere göre hissettiğimiz kaygının artmasında, hatalı düşüncelerimiz rol oynar. Bu hatalı düşünceleri ve inançlarımızı değiştirmek, nasıl hissettiğimizi değiştirebilmemizi sağlar. Beck’in bilişsel kaygı modelinde kaygı, tehlikenin olabileceğinden fazla algılanmasından veya baş etme kaynaklarının yetersiz olmasından kaynaklanır. Kaygı bozukluğunda kaygının kaynağı, tehlike karşısında yer edinmiş bilişsel şemalardır.
Şema kaygı teorisinde olumsuz otomatik düşünceler, şema aktivasyonunu sağlar. Çarpıtmalar ve olayların değerlendirilmesinde ve yorumlanmasındaki olumsuz otomatik düşünceler kaygıya sebep olur. Anksiyete, kaygı nedeniyle performansın düşmesine neden olabilir. Endişelere ve fizyolojik semptomlara odaklandığınızda dikkatinizin dağıldığını ve dış dünyayla bağınızın kopmuş olduğunu hissedebilirsiniz.
Sonuç olarak günlük hayattaki basit işleriniz veya sosyalleşmeyle ilgili görevleriniz kaygı nedeniyle daha zor hale gelmeye başlar. Kaygının bir diğer davranışsal özelliği de kaçınmadır. Kaygı duyulan şeylerden kaçınmak, kısa vadede kaygının azalmasını sağlar. Sosyalleşmek, toplum önünde konuşmak, evden çıkmak konusunda endişeliyseniz bu durumlardan kaçınarak o an için endişeli hissetmekten kurtulabilirsiniz ancak bu yapabileceklerinizi ciddi bir şekilde kısıtlar.
Bu durumlarla yüzleşmenin getirisi ise kaygının güçlü bir şekilde geri dönmesidir. Bu gibi durumlarda kaygı ve korkunun ayırdını iyi yapabilmek gerekir. Korku, tehdit edici bir uyaranın değerlendirilmesini içerirken, kaygı bu değerlendirmeye verilen tepkidir. Kaygıda özel bir nesne bulunmaz ancak korkunun nesnesi bellidir. Kaygılı kişi neden korktuğunu bilmez, kendisini hoşnutsuz hisseder ve negatif değerlendirmeler yapar. Korku kısa ömürlüdür, şimdiki zamana odaklıdır, kaygı ise geleceğe dair uzun süreli huzursuzluğu içerir.
Kaygıda kişi potansiyel bir tehdite karşı tetiktedir ve bu durum yapıcı bir şekilde başa çıkmayı engeller. Eğer karşı karşıya kaldığımız bir olay mantıksal çerçevede tehdit olarak algılanıyorsa bu korkuyu doğurur fakat bu olaya mantık dışı değerlendirmeler yapıyorsak bu bizde kaygı uyandırır. Korku genellenebilir bir özellik taşırken kaygıda öznel bir değerlendirme süreci hakimdir. Kişilik özelliklerimiz tecrübe ettiğimiz kaygının oluşumunda önemli bir rol oynar.
Kaygı hem olumlu hem olumsuz özellikler taşıyabilen bir duygudur. Kişiyi tehdit edici uyaranlara karşı uyarabilmesi, bireysel gelişiminde harekete geçirici bir güç olmasıyla etkin bir rol oynar. Hafif kaygı insan gelişiminde olumlu bir rol oynar ancak kaygı bir süreklilik olarak görülebileceğinden kaygının alt türlerinden hangisine sahip olunduğunu bilmek, patolojik bir özellik gösterip göstermediğini anlamak önemlidir. Kaygı; varoluşsal kaygı, performans kaygısı, sosyal kaygı, ayrılma kaygısı vb başlıklara ayrılabilir.
Patolojik veya patolojik nitelikte olmayan kaygının ayrımı için DSM tanı ölçütlerinin yanında farklı sınıflandırma şekilleri de kullanılabilir. Günlük hayatta korku veya endişe duygularını tecrübe etmemek mümkün değildir. Kişilere hayatta kalma işlevselliği sunan korku, adaptif fonksiyona sahiptir. Clark ve Beck, kaygının patolojik nitelikte olup olmadığını anlamak için beş kriterlik bir sınıflama sunar. Disfonksiyonel biliş (dysfunctional cognition) bunlardan biridir. Bu kavrama göre gözlemlenemeyen olayların hatalı bir şekilde değerlendirilmesi söz konusudur. Örneğin yolda yürürken Rotweiller köpeğin üzerinize doğru gelmesi sonucu korku duymanız normaldir ancak sahibinin tuttuğu küçük bir köpek bizde kaygı uyandırıyorsa bu anormal olarak yorumlanır.
Bozuk işleyiş (impaired functioning)’e göre kişinin deneyimlediği fazlaca kaygı dikkatini gerekli yerlere vermesine engel olup olumsuz sonuçlar doğurabilir. Süreklilik (persistence) ise beklenenden çok daha uzun süren kaygının klinik bir duruma işaret ettiğini gösterir. Klinik kaygı, sonucun gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın yaklaşan bir potansiyel hakkında sadece düşünerek yüksek bir öznel kaygı hissetme durumudur. Barlow’un tanımladığı yanlış alarm (false alarm) ise minimal tehlikenin görüldüğü durumda dahi kişide uyanan ağır korkunun yarattığı panik ataklar örnek gösterilebilir.
Son olarak uyaran aşırı duyarlılığı (stimulus hypersensitivity), kişinin normalde tehdit olarak algılanmayacak ve daha geniş bir uyaran grubuna karşı gösterdiği duyarlılıktır. Örümcek fobisi olan birisi örümcek fobisi olmayan birine göre en küçük bir örümceğe karşı daha fazla korku tepkisi gösterir. Aynı şekilde kaygı bozukluğu olan bireyler, daha fazla olayı tehdit olarak yorumlama eğilimi gösterirler.
Bu yazıya yorumlar
yükleniyor…