Ergenlik döneminde belirginleşen ve sonrasında da peşimizi bırakmayan bir his var: bir yandan kendi kararlarımızı vermek, ayrı bir birey olmak isteriz; diğer yandan da arkamızı döndüğümüzde hâlâ bizi kabul edecek, dönebileceğimiz bir yerin varlığını bilmek isteriz. Ayrı bir birey olmak ile ait olma arasındaki gidip gelme tam da bu dönemde daha belirgin hale geliyor. Önce aileye ait olma ile bireyselliğin çatışmasını yaşıyoruz, ardından bu çatışma toplum ve içinde bulunduğumuz gruplarla devam ediyor. Hem gruplara uyum sağlamak zaman zaman kendi isteklerimizden vazgeçerek, hem de bireysel olarak farklılıklarımızı bizi biz yapan özelliklerimiz ve isteklerimizi korumak.
Ait olmazsak ne olur?
Aidiyetin neden bu kadar önemli olduğuna dair farklı açıklamalar var. Evrimsel yaklaşıma göre insanlar tarih boyunca topluluklar hâlinde yaşayarak hayatta kaldılar; bu nedenle bir gruba ait olmak yalnızca sosyal bir tercih değil, yaşamı sürdürebilmenin de bir koşuluydu. Belki de bu yüzden sosyal dışlanma bugün bile bu kadar acı veriyor. Bir zamanlar yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyen bu uyarı sistemi, günümüzde ilişkilerimiz içinde varlığını sürdürmeye devam ediyor olabilir. Bu açıdan bakınca aidiyetin temel bir ihtiyaç olması oldukça anlaşılır görünüyor. Ancak bu bizi ikinci bir soruya götürüyor:
Peki neden sadece ait olmak yetmez?
Çünkü insan yalnızca bir grubun parçası olmak istemez, aynı zamanda kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak ister. Kendi adına karar vermek, ne istediğini keşfetmek, seçimlerinin sorumluluğunu almak ve hayatını başkalarının beklentileriyle değil, kendi değerleriyle şekillendirmek ister. Başkalarının hayatında bir yere sahip olmak kadar, kendi hayatının öznesi olmak da önemlidir. Bu nedenle bireyselleşmek, insanlardan uzaklaşmak ya da kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmez. ‘Ben kimim, ne istiyorum ve nasıl yaşamak istiyorum?’ sorularına kendi cevaplarını verebilmektir.
Belki de aidiyet ile bireysellik sandığımız kadar birbirinin zıttı değildir.
Sorumuz ait olmak ya da olmamaktan şuna dönüşüyor: Bir ilişkide kalabilmek için kendimden ne kadar vazgeçiyorum? Ve bunun kadar önemli başka bir soru daha vardır: Kendim olabilmek için gerçekten bütün bağlarımı koparmam mı gerekiyor? Bazen kendi kararlarımızı verdiğimizde bunu bizi seven insanları reddetmek gibi algılayabiliriz. Bazen de kabul edilmek için kendi isteklerimizi, düşüncelerimizi ve değerlerimizi geri plana itebiliriz. Oysa farklı düşünmek her zaman ilişkiden vazgeçmek; bir ilişkiyi sürdürmek de kendimizden vazgeçmek anlamına gelmez. Belki de ‘Ben böyle düşünüyorum.’ diyebilmekle ‘Siz benim için önemlisiniz.’ diyebilmeyi aynı anda öğrenmemiz gerekir. Çünkü ait olmak için kendimizden vazgeçmek zorunda değiliz. Kendimiz olabilmek için de ait olduğumuz her şeyi geride bırakmak zorunda değiliz.
Belki de mesele ait olmak ya da olmamak değil; ait olduğumuz ilişkilerin içinde kendimiz olarak kalabilmektir.
Yararlanılan Kaynaklar:
Morgan, C. T. (2011). Psikolojiye giriş (S. Karakaş, Çev.). Eğitim Yayınevi.
Myers, D. G. (2015). Sosyal psikoloji (S. Akfırat, Çev.). Nobel Akademik Yayıncılık.
Nichols, M. P. (2013). Aile terapisi: Kavramlar ve yöntemler (O. Gündüz, Çev.). Kaknüs Yayınları.
Yalom, I. D. (2001). Varoluşçu psikoterapi (Z. İyidoğan Babayiğit, Çev.). Kabalcı Yayınevi.
Bu yazıya yorumlar
yükleniyor…