“İnsan kendini evinde hissettiği yere mi aittir, yoksa ait hissettiği yer mi onun evi olur?”

Aidiyet üzerine düşünmeye başladığımda zihnimde ilk beliren soru bu oluyor. Çünkü meslek hayatımda da günlük yaşamımda da en sık karşılaştığım duygulardan biri, insanların bir yere ait hissedememesi. İlginç olan ise bunun yalnızca fiziksel olarak “yer değiştirmekle” ilgili olmaması. İnsan bazen yıllardır yaşadığı şehirde yabancı hissederken bazen birkaç saat geçirdiği bir ortamda “Ben burada kendim olabiliyorum.” diyebiliyor.

Psikolojide aidiyet, insanın temel ihtiyaçlarından biri olarak kabul edilir. Ancak aidiyeti yalnızca bir grubun parçası olmak şeklinde tanımlamanın eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir topluluğun içinde bulunmak, o topluluğa ait hissetmek anlamına gelmeyebilir. Aynı şekilde tek başına olmak da her zaman yalnız olmak demek değildir. Çocukluk, aidiyet duygusunun ilk kez filizlendiği yerdir. Bir çocuk duygularıyla kabul gördüğünde, hata yaptığında sevgisini kaybetmeyeceğini deneyimlediğinde dünyaya güvenmeyi öğrenir. Buna karşılık sevginin başarıya, uslu olmaya ya da beklentileri karşılamaya bağlı olduğu ortamlarda büyüyen çocuklar, yetişkin olduklarında da kendilerine sürekli bir yer arayabilirler. Kabul görmek için fazla uyum sağlayabilir, hayır diyemeyebilir ya da reddedilme ihtimalinden kaçınmak adına hiçbir yere tam anlamıyla bağlanmamayı tercih edebilirler.

Bu noktada aidiyet ile uyum sağlama arasındaki farkın önemli olduğunu düşünüyorum. Uyum sağlamak bazen kendimizden vazgeçerek gerçekleşebilir. Oysa aidiyet, kendimiz olmaktan vazgeçmeden kabul görebildiğimiz ilişkilerde ortaya çıkar. Sürekli rol yapmak zorunda hissettiğimiz, fikirlerimizi dile getirirken çekindiğimiz ya da sevgiyi kaybetmemek için kendimizi sansürlediğimiz ortamlarda bulunabiliriz. Fakat bulunuyor olmak, ait olmak değildir. Son yıllarda dijital dünyanın etkisiyle aidiyet kavramı da dönüşmeye başladı. Artık benzer ilgi alanlarına sahip insanlara ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Ancak aynı zamanda sürekli başkalarının hayatlarına tanıklık etmek, “Ben neden hiçbir yere ait hissedemiyorum?” sorusunu da daha sık sorduruyor. Yüzlerce kişiyle bağlantıda olmak, derin bir bağ kurduğumuz anlamına gelmiyor. Çünkü aidiyet, görünmekten çok görülmekle ilgili bir ihtiyaç.

Mesleki gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: İnsanların büyük bir kısmı aslında ait olacak bir yer aramaktan çok, oldukları hâliyle kabul edilebilecekleri bir ilişki arıyor. Bazen bu bir aile, bazen bir arkadaşlık, bazen romantik bir ilişki, bazen de kişinin yaptığı iş olabiliyor. Ortak nokta ise aynı: “Kendim olmam burada sorun yaratmıyor.” diyebilmek. Belki de en zor aidiyet, insanın kendisiyle kurduğu aidiyettir. Kendi duygularını reddeden, ihtiyaçlarını sürekli erteleyen ya da değerini yalnızca başkalarının onayında arayan biri için dışarıdaki hiçbir aidiyet uzun süre kalıcı olmayacaktır. Çünkü insan, kendisiyle bağ kuramadığında en güvenli görünen ilişkiler bile zamanla kaygı üretmeye başlayabilir.

Bence aidiyet, dışarıda bulunan bir yerden çok içeride kurulan bir ilişkidir.

Kendimizi tanıdıkça, sınırlarımızı koruyabildikçe ve olduğumuz hâlimizle kendimize yaklaşabildikçe, ait hissedebileceğimiz insanlar ve ortamlar da hayatımıza daha doğal şekilde girmeye başlar. Belki de hayat boyunca aradığımız şey yeni bir adres değildir. Belki de gerçek aidiyet; kendimizi değiştirmek zorunda kalmadan “Burada ben olabiliyorum.” diyebildiğimiz insanlara, ilişkilere ve en önemlisi kendi iç dünyamıza dönebilmektir.