Başlamadan Yaşamak

Bir ben var benden içeri. Hiç başlamadığınız için pişman olduğunuz bir şey var mı? Belki aylarca ertelediğiniz o iş başvurusu. Belki yazmaya cesaret edemediğiniz bir mesaj. Belki de uzun zamandır hayalini kurduğunuz ama bir türlü taşınamadığınız o şehir. Tam başlayacakken bir şey olur. Kalbiniz biraz daha hızlı atmaya başlar. Elleriniz terler. Midenizde garip bir his oluşur. İçinizden bir ses sürekli "Boş ver, sonra yaparsın." der. Sonra kendinize kızarsınız.

"Alt tarafı bir mesaj atacaksın."

"Alt tarafı bir başvuru yapacaksın."

"Bu kadar büyütülecek ne var?"

Aslında siz de bunun farkındasınızdır. Mantığınız bunun sadece küçük bir adım olduğunu söyler. Ama beyniniz aynı fikirde değildir. Çünkü beynimiz yeni başlangıçları pek sevmez. Ben beynimizi bazen toksik bir sevgiliye benzetiyorum. Ya da aşırı kaygılı bir anneye.

"Gitme."

"Ya kötü bir şey olursa?"

"Burada kal. Burasını biliyoruz."

Bunları sizi üzmek istediği için söylemez. Aksine sizi korumaya çalışır. Çünkü beynimizin en önemli görevi bizi mutlu etmek değildir. Bizi hayatta tutmaktır. İşte bu yüzden bir kere canınızın yanması yeterlidir. Gerisini beyniniz halleder.

İlkokulda öğretmen sizi tahtaya kaldırdı. Yanlış cevap verdiniz ve sınıftakiler güldü. Beyniniz sadece bunu hatırlamaz. O gün sınıfın kokusunu da hatırlar. Öğretmenin sesini de... Havanın nasıl olduğunu da... Hatta okula yürüyerek mi gittiğinizi yoksa babanızın mı bıraktığını bile. Çünkü beyin olayları tek tek kaydetmez. Bağlantılar kurar. Bir gün annenizden gizli dondurma yediniz ve bütün gece ateşler içinde yattınız diyelim. Artık mesele sadece dondurma değildir. Beyniniz "Anne sözü dinlememek = Pişman olmak." diye bir not almıştır. Ve mümkünse sizi bir daha o riske sokmak istemez. Bazen gerçekten ihtiyacımız olan şeylerden bile bizi uzak tutmasının nedeni tam olarak budur.  

Beynimiz bazen çok komik çalışıyor. Diyelim ki hayatınızın en kötü haberi ayın 23'ünde geldi. Tebrikler. Artık 23 sizin için sıradan bir sayı değil. Her ayın 23'ü geldiğinde içinizde açıklayamadığınız bir huzursuzluk hissedebilirsiniz. Yanlışlıkla saate baktığınızda 23.23'ü görürseniz "Bugün kesin kötü bir şey olacak." diye bile düşünebilirsiniz. Çünkü siz unutmuş olabilirsiniz. Ama beyniniz unutmadı.

Psikolojide buna klasik koşullanma diyoruz. Bunu anlatan en bilinen örneklerden biri de Küçük Albert Deneyi'dir. Albert'e önce beyaz bir tavşan verdiler. Tavşandan korkmuyordu. Hatta onunla oynuyordu. Sonra bilim insanları her tavşanı gördüğünde yüksek bir ses çıkardılar ve Albert'i korkuttular. Bir süre sonra artık o yüksek sese gerek kalmadı. Albert yalnızca tavşanı görünce bile ağlamaya başladı. Aslında tavşandan korkmuyordu. Beyni, "Beyaz ve yumuşak olan şeyler tehlikelidir." diye öğrenmişti. Bizim beynimiz de bundan çok farklı çalışmıyor.

Canımız yandığında beynimiz o anı bir kavanozun içine koyuyor. Sonra kavanozun üzerine bir etiket yapıştırıyor.

"23."

"Sunum."

"Hastane."

"Reddedilmek."

"Yalnız kalmak."

Bir gün o etiketi yeniden gördüğünde ise kavanozun kapağını açıyor. Kalp çarpıntısı... Mide ağrısı... Hızlı nefes alıp verme... Hepsi geri geliyor. İşte bu yüzden bazen "Ben neden böyleyim?" diye kendimizi suçluyoruz. Oysa sorun zayıf olmamız değil. Sorun, beynimizin işini biraz fazla iyi yapması. Çünkü onun amacı bizi rahat ettirmek değil. Bir daha canımızın yanmasına izin vermemek.  

Bilmediğin cennetlerden korktuğun için bildiğin cehennemlere sığınıyorsun. Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Şu an bulunduğunuz yerde çok mutlu olmasanız bile, orada kalmayı seçebilirsiniz. Çünkü beyniniz için tanıdık olan şey güvenlidir. Mutlu olup olmamanız ikinci plandadır. Mesela yıllardır sizi mutsuz eden bir ilişkiden ayrılamayabilirsiniz. Çünkü ayrılık belirsizdir. Ya daha kötüsü olursa? Ya bir daha kimseyi bulamazsanız? Ya pişman olursanız?

Aynı şey iş hayatı için de geçerli. Belki her sabah işe gitmek istemiyorsunuzdur. Belki patronunuzdan, çalışma ortamından ya da yaptığınız işten hiç memnun değilsinizdir. Ama yine de ayrılmak çok zor gelir. Çünkü yeni bir iş aramak belirsizlik demektir. Belirsizlik ise beynin hiç sevmediği bir şeydir. Beyin sürekli en kötü senaryoyu yazmaya başlar.

"Ya iş bulamazsan?"

"Ya maaşın yetmezse?"

"Ya yeni iş yerinde daha mutsuz olursan?"

Hiç dikkat ettiniz mi? Beyniniz size neredeyse hiçbir zaman "Ya çok mutlu olursan?" diye sormaz. Hep kötü ihtimalleri gösterir. Çünkü onun işi umut etmek değildir. Risk hesaplamaktır. Bir de işin içine algıda seçicilik girince işler daha da ilginçleşiyor. Diyelim ki yurt dışına taşınmaya karar verdiniz. Tam vize başvurunuzun olduğu gün yağmur yağdı. Otobüsü kaçırdınız. Evraklardan birini evde unuttunuz. Ve beyniniz hemen konuşmaya başladı.

"Bak gördün mü? Demek ki gitmemen gerekiyor."

Oysa aynı gün size gülümseyen insanlar da oldu. İşinizde yolunda giden şeyler de oldu. Ama beyniniz onları seçmedi. Çünkü o çoktan kararını vermişti. Tehlike arıyordu. Çünkü hayatta kalmalıydı. Ve yalnızca tehlikeyi kanıtlayacak şeyleri görmeye başladı. Bence bazen en büyük problemimiz de bu. Hayatta ne olduğundan çok, beynimizin neyi seçip bize gösterdiği.

Peki o zaman ne yapacağız? Elbette burada "Beyninizi dinlemeyin." Demeyeceğim. Çünkü beyniniz aslında görevini yapıyor. Eğer bu bağlantıları kurma becerimiz olmasaydı muhtemelen insanlık bugün burada olmazdı. Birimiz ateşe dokunur, canı yanar, ertesi gün hepimiz gidip tekrar ateşe dokunurduk. Zehirli bir bitkiyi tekrar tekrar yerdik. Aynı hataları durmadan yaşardık. Yani beynimizin bizi korumaya çalışması bir hata değil. Sorun şu: Bazen gerçekten tehlikeli olan şeylerle, sadece alışık olmadığımız şeyleri birbirine karıştırıyor. Yeni bir işe başlamak, başka bir şehre taşınmak, bir ilişkiyi bitirmek, yeni bir ilişkiye başlamak... Hepsi beynimiz için aynı cümleye dönüşüyor.

"Bunu daha önce yaşamadın. O zaman tehlikeli olabilir."

Ama düşünün. Eğer atalarımız mağaradan çıkmaya cesaret edemeseydi ne olurdu? Belki bugün hâlâ aynı mağaranın içinde oturuyor olurduk. Kimse okyanusa açılmazdı. Kimse yeni kıtalar keşfetmezdi. Kimse "Acaba?" diye sormazdı. İnsanlık, bildiği mağaranın güvenliğinde kalırdı. Belki de cesaret, korkmamak değildir. Belki de cesaret; Kalbinizin hızlandığını hissetmenize rağmen o iş başvurusunu göndermektir. Titreyen ellerinizle o mesajı yazmaktır. "Ya olmazsa?" diyen beyninize rağmen ilk adımı atabilmektir. Çünkü beyniniz sizi hayatta tutmaya çalışıyor. Ama bazen gerçekten yaşamaya başlayabilmek için... Onun her söylediğine inanmak zorunda değilsiniz.