Bir "hayır" cümlesinin boğazımızda düğümlendiği anları hepimiz biliriz. Karşımızdakini kırmamak için evet dediğimiz, sonra da içimizde bir yerin sızladığı anlar. Sınır koymak, çoğumuz için öğrenilmesi en geç ve en zor beceridir.
Oysa sınır bir duvar değildir. Sınır, kapısı olan bir evdir. Kimi zaman kapıyı açar, içeri buyur ederiz; kimi zaman kapatır, kendimize çekiliriz. İkisi de aynı evin, aynı kişinin hakkıdır.
Bu topraklarda büyümüş çoğumuz için sınır koymak ayrı bir yük taşır. "El âlem ne der", "ayıp olur", "o senin büyüğün" cümleleriyle yoğrulmuş bir kültürde, kendi ihtiyacını dile getirmek çoğu zaman bencillikle karıştırılır. Aileye, geleneğe, çevreye ait olmak isteriz; ama bu aidiyet bazen kendimizi kaybetme pahasına gelir. Sınırlar tam da burada, ait olmakla kendin kalmak arasındaki o ince çizgide durur.
Sağlıklı bir sınır karşımızdakini uzaklaştırmaz; aksine ilişkiyi mümkün kılar. Nereye kadar dayanabileceğimizi bildiğimizde sevgimiz de berraklaşır. Sürekli kendini feda eden bir yakınlık, zamanla sessiz bir öfkeye dönüşür. Oysa "buraya kadar" diyebilen biri, kalanı gönül rahatlığıyla verebilir.
Sınırlar duygusaldır: neyi taşıyıp neyi taşımayacağımızı seçmek. Bedenseldir: kendi alanımıza kimin ne zaman gireceğine karar vermek. Ve giderek daha çok dijitaldir: ekranın bizi ne zaman çağırabileceğini, ne zaman susması gerektiğini belirlemek.
Sınır koymayı öğrenmek bir gecede olmaz. Çoğu zaman küçük bir "bugün olmaz" ile başlar. Ardından bir suçluluk dalgası gelir, çünkü yıllarca aksini öğrenmişizdir. Ama o suçluluk, yanlış yaptığımızın değil, yeni bir şey denediğimizin işaretidir.
Ağustos boyunca sınırları farklı pencerelerden ele alacağız. Belki bu ay, boğazımızda düğümlenen o "hayır"ı kendimize biraz daha yakın durarak söylemeyi deneriz.
Sen sınırlarını nerede çiziyorsun?
Bu yazıya yorumlar
yükleniyor…