Aidiyet, kelime anlamının çok ötesinde insanın ruhsal ve toplumsal varoluşunun tam merkezinde yer alan köklü bir ihtiyaçtır. Bir yere, bir insana ya da bir fikre görünmez köklerle tutunma halidir. Geleneksel dünyada bir gruba dahil olmak ve tutarlı bir kimlik kurmakla sağlanan bu his, dijital çağın mekânsal bağları koparmasıyla yerini sanal platformlara bıraktı.
Bauman’a göre günümüzde bireyler, aidiyet duygusunu fiziki ortamlardan ziyade sosyal medyada varlık gösterip dikkat çekerek yakalıyor. Ancak görünür olmanın sağladığı bu anlık kabul köklerimiz zedelendiğinde sığınabileceğimiz gerçek bir aidiyet yaratmaya yetmiyor. Ekranlar üzerinden kurulan bağlar çoğalırken insanın ait olma arayışı her zamankinden daha kırılgan bir hal alıyor.
Tam da bu kırılganlık içinde bir tıkla dünyayı ayağımıza getiren küresel mahalleler inşa ediyoruz. Dünyanın öbür ucunda bizimle aynı dertleri ve tutkuları paylaşan insanları bulup anında bir topluluğun parçası olabilmek ilk bakışta muazzam bir kabul görme hissi yaratıyor. Ancak bu hızlı erişim, arka planda derin bir psikolojik parçalanmayı da beraberinde getiriyor. Günümüz kullanıcısı artık Instagram’da estetik, TikTok’ta eğlenceli, X’te ise öfkeli bir kimlikle var olarak algoritmik olarak bölünmüş "çoğul benlikler" üretiyor.
Benlik bütünlüğümüzün dijital platformlar tarafından böylesine parçalanması, insan-insan ilişkilerini daha karmaşık ve riskli hale getiriyor. Nitekim yapılan güncel araştırmalar örneğin Ferhat Atik’in çalışması, kullanıcıların dijital aidiyet duygusunu artık insan-insan etkileşiminden ziyade, kendilerini yargılamayan insan–yapay zekâ ilişkileri üzerinden kurmaya başladığını gösteriyor.
Kabul görmek uğruna sosyal ağlarla bağ kurmayı seçmek kalabalık bir dijital dünyada ne kadar yalnızlaştırıcı bir boyuta ulaştığını gösteriyor.
Tüm bu illüzyonlar içinde aidiyet aslında dijital dünyanın getirdiği kopuşlarla yavaşça kaybolur. Her an bir şeyleri kaçırma korkusu zihnimizi sürekli dışarıda kalmışlık hissiyle yorarken, başkalarının filtrelenmiş ve mükemmel hayatlarıyla kurduğumuz sosyal karşılaştırmalar bizi kendi gerçekliğimize yabancılaştırır. Dijital ekranlarda görünür olsak da kendi iç dünyamızda kayboluruz.
Peki, bu durum çaresiz olduğumuz anlamına mı geliyor?
Tabii ki hayır. Kaybolan o ait olma hissini yeniden yakalamak mümkün. Ama bunun yolu ekranları bir kaçış kapısı değil de gerçek hayata geçişi kolaylaştıran küçük birer araç olarak görmekten geçiyor. Beğeni sayılarına veya takipçi onaylarına bel bağlamayı bıraktığımızda kendimizi olduğumuz gibi ortaya koyma cesareti gösterebiliyoruz. Asıl bağlar da işte tam bu anlarda derinleşiyor. Çünkü gerçek bir yere ait olmak algoritmaların bizi soktuğu o sahte ilişkilerde değil maskelerimizi çıkarıp kendimiz olabildiğimiz o samimi ilişkilerde saklı.
Bu yazıya yorumlar
yükleniyor…