Bazı günler, haftalar, hatta aylar vardır ki sanki evren sözleşmiş gibi her şey üst üste gelir. Birikir, birikir ve ruhun en kuytu köşesinde sessiz bir baraj oluşturur. Kendimize zamanında ve anında yaşatmamıza izin vermediğimiz, "şimdi sırası değil" diyerek ötelediğimiz o küçük kırgınlıklar, aslında o meşhur bardağı taşıran son damla için pusuda beklerler. Ve bir gün, belki sadece yere düşen bir bardak ya da cevapsız kalan bir mesajla o baraj kapakları açılır.
En küçük bir olayda kendimizi bir patlamanın, durdurulamaz bir ağlama krizinin ortasında buluruz. Etrafımızdaki insanlar şaşkın gözlerle bakar: “Buna mı üzülüyorsun? Buna mı ağlıyorsun sahiden?” Oysa biz o küçük şeye değil, o küçük şeyin temsil ettiği koca bir "yaşanamamışlık" yığınına ağlarız. Önemli olan o anki olay değildir artık; önemli olan o duygu birikiminin bizde bıraktığı o ağır, soluksuz bırakan çaresizliktir.
Bu çaresizliğin en can yakıcı yanı, insanın içini kaplayan o amansız "kaçma" isteğidir. Her şeyi bırakıp gitmek, telefonları kapatmak, görünmez olmak istersiniz. Ama tam o valizi toplama aşamasında bir gerçek çarpar yüzünüze: Problem "ben" iken ve bu huzursuzluk bizzat benim içimde kök salmışken, nereye kaçabilirim ki? Jacques Lacan’ın o sarsıcı tespitiyle; özne her zaman "bölünmüş" ve bir "eksik" (manque) üzerine kuruludur. Biz o eksiği dışarıdaki nesnelerle ya da kaçışlarla kapatabileceğimizi sanırız. Oysa Lacan’a göre, insan nereye giderse gitsin o eksiği de beraberinde götürür.
Kaçmaya çalıştığımız o "ben", aslında aynadaki o sahte ve bütünsel imajımızın altındaki gerçek, parçalı halimizdir. Her şey üst üste geldiğinde, o aynadaki kusursuz imajımız çatlar ve biz o çatlaklardan sızan hakikatimizden korkarız. Ancak bu süreçte garip bir şey daha olur: İnsan umuda tutunacakken, aksine umutsuzluğa tutunur. Hiçbir şeyin bizi kurtaramayacağına, bir daha hiçbir ışığın yanmayacağına dair o karanlık inanca sıkı sıkıya bağlanırız.
Umutsuzluk, o an için en güvenli limanımız haline gelir.
Lacan'ın "Jouissance" dediği o yıkıcı haz tam da burada devreye girer; bazen acının içinde kalmak, o bataklığa iyice gömülmek, çözümü aramaktan çok daha "konforlu" hissettirir. Çünkü umut, beraberinde çabayı ve hayal kırıklığı riskini getirir. Oysa umutsuzlukta hiçbir şey yapmama hakkımız vardır; çözümlerden kaçmak, aslında o devasa yorgunluğun getirdiği bir savunma mekanizmasıdır.
Uzun süre sağlam kalmaya çalışıp sonunda kırıldığımızda, o çöküşün getirdiği hiçbir şey yapmama hali, ruhun "artık daha fazla yük taşıyamam" deme biçimidir. Bu sıkışmışlık anlarında etrafımız insanlarla doludur; herkes bir teselli, bir çıkış yolu, bir "mantıklı" açıklama sunmaya çalışır. "Geçecek," derler, "bak neler atlattın, bunu da atlatırsın." Ama bu sözlerin hiçbiri o anki boşluğu doldurmaya yetmez, aksine o boşluğun yankısını daha da artırır. Sigmund Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu yapıtında o sarsıcı netlikle ifade ettiği gibi; insan, doğası gereği yapısal bir huzursuzluğa mahkûmdur. Freud’a göre "mutluluk" tasarımı, biyolojik ve psikolojik donanımımıza dahil değildir; biz sadece acının yokluğuyla avunan varlıklarızdır.
Toplum bizden sürekli uyumlu, üretken ve "sağlam" olmamızı beklerken; iç dünyamız bastırılmış arzuların, ertelenmiş yasların ve dile getirilememiş öfkelerin savaş alanıdır. İşte o "her şeyin üst üste gelmesi" hali, bu içsel savaşta beyaz bayrak çektiğimiz andır. Bastırdığımız (repressed) her duygu, her anı ve her hayal kırıklığı, bir gün en çiğ, en işlenmemiş ve en vahşi haliyle geri döner. Bu bir zayıflık ya da patoloji değil; insanın kendi iç dünyasına karşı verdiği o bitmek bilmeyen, gizli savaşın getirdiği muazzam bir yorgunluktur. Freud'un bahsettiği bu huzursuzluk, uygarlığın bizden çaldığı o "ilkel ve özgür" parçamızın sızısıdır aslında.
Çözümlerden kaçmamızın, o "iyileşme" vaatlerine kulak tıkamamızın nedeni belki de sanıldığı gibi tembellik değildir. Belki de o çözümlerin bizi yeniden o "sağlam, güçlü ve rasyonel" görünmemiz gereken dünyaya fırlatacak olmasından, o sahte maskeyi yeniden takmak zorunda kalmaktan korkmamızdır. İyileşmek demek, yeniden "işlevsel" olmak, yeniden başkalarının beklentilerine göre hizalanmak demektir. Oysa o çöküş anı, o hiçbir şey yapmama hali, öznenin dünyaya karşı ilk dürüst protestosudur. Freud’un deyimiyle, insan o anlarda kendi semptomuna tutunur; çünkü o semptom, dış dünyanın tüm yalanlarına karşı onun elindeki tek gerçektir.
Bu yorgunluk, "artık başkaları için güçlü olmayacağım" diyen ruhun bir savunma kalesidir. Peki, bu batağa saplanmışken bir çıkış var mı? Belki de çıkış, o batağın içinden kaçmakta değil, o umutsuzluğun yarattığı "durma" halini bir şefkatle karşılamaktadır. Çoğu zaman zihnimiz bize tek bir kurtuluş yolu fısıldar: Gitmek. Başka bir şehre taşınmak, o an içinde bulunduğun odayı terk etmek, belki de hiç bilmediğin bir coğrafyanın yabancılığında kaybolmak... Aslında topladığımız o bavulun en ağır yükü yine kendimizdir. Mekânsal bir kaçış, kısa vadede o tanıdık uyaranlardan uzaklaştığı için bir ferahlık illüzyonu yaratsa da; kafamızın içindeki o "girdap" bizimle birlikte taşınır. Çünkü insan biletini kestiği her yolculukta, en ağır yükü olan kendi zihnini de yanındaki koltuğa oturtur.
İnsan, hangi trene binerse binsin, hangi denizi geçerse geçsin, vardığı her istasyonda yine kendisi tarafından karşılanır. Şehir değiştirmenin, yeni bir başlangıcın o içimizdeki düğümü çözeceği düşüncesi büyüleyici bir illüzyondur. Ancak bu noktada durup sormak gerekir: Bu gerçekten bir şifa mıdır, yoksa sadece kısa süreli bir anestezi mi? Lacan’ın işaret ettiği o parçalanmış özne, bavulunu toplarken aslında en büyük ağırlığı, yani kendi zihnini de o bavula yerleştirir. İnsan, hangi trene binerse binsin, hangi denizi geçerse geçsin, vardığı her istasyonda kendisi tarafından karşılanır.
Mekânsal bir kaçış, kısa vadede o tanıdık uyaranlardan uzaklaştığı için bir ferahlık illüzyonu yaratsa da; kafamızın içindeki o "girdap" bizimle birlikte taşınır. Çünkü mesele koordinatlar değil, o koordinatların içinde konumlanan "ben"dir. Nereye gidersek gidelim, o "eksik" (manque) bizimle birlikte gelmeye devam eder; zira o eksik dışarıda bir yerde değil, bizzat varoluşumuzun hamurundadır. Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı'nda vurguladığı gibi; insanı asıl tüketen şey acının kendisi veya bulunduğu yer değil, o acının bir anlam ifade etmediği düşüncesidir. Frankl, insanın dışsal koşullar ne kadar ağır olursa olsun, o koşullara karşı alacağı tavrı seçme özgürlüğünden bahseder. Bu içsel özgürlük, bir şehirden diğerine kaçmakla değil, bulunduğun yerdeki o ağır sis perdesinin içine bakabilmekle kazanılır. Belki de bu sis, sana artık eskiyen, sana dar gelen ve seni tanımlamaya yetmeyen o "eski benliği" artık bırakman gerektiğini haykırıyordur.
Çaresizlik ve o konforlu umutsuzluk, bazen yeni bir anlamın doğum sancısından önceki o en sessiz, en karanlık andır. Şu an hissettiğin o yapayalnızlık, aslında bir yıkım değil, kendi eksiğinle ve parçalı halinle ilk kez bu kadar dürüstçe karşılaştığın bir büyüme sancısıdır. İnsan ancak kendi eksiğini, o yamalı ve kusurlu yanlarını kabul ettiğinde, o eksiğin etrafında gerçek bir yaşam kurmaya başlar. Şifa; o eksiği her ne pahasına olursa olsun kapatmakta, maskelerle gizlemekte veya ondan kaçmakta değil; o eksiğe rağmen, o yorgunlukla ve o "gitme" isteğiyle birlikte özne olabilmekte saklıdır. Kaçacak bir yer yok, evet; çünkü insan kendisinden saklanamaz. Ama kaçmak yerine o eşikte durabildiğinde, o acının seni yöneten bir canavar olmaktan çıkıp, senin hikâyenin bir parçası haline geldiğini fark edersin. Kendinden kaçmak yerine, kendi hakikatine tanıklık etmek; belki de bir insanın çıkabileceği en büyük ve en gerçek yolculuktur.
KAYNAKÇA
Fink, B. (2016). Lacanyen Psikanalize Giriş: Klinik Teknikler. (Çev. M. Ç. Özmen). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Özellikle "Özne", "Eksik" ve "Jouissance" kavramlarının klinik karşılıkları için).
Frankl, V. E. (2009). İnsanın Anlam Arayışı. (Çev. S. Budak). İstanbul: Okuyan Us Yayınları. (Çaresizlik içindeki varoluşsal duruş ve tavır seçme özgürlüğü üzerine temel metin).
Freud, S. (2011). Uygarlığın Huzursuzluğu. (Çev. H. Barışcan). İstanbul: Metis Yayınları. (Bireyin toplumsal yapı içindeki kaçınılmaz huzursuzluğu ve bastırılanın geri dönüşü üzerine).
Lacan, J. (2013). Ecrits: Seçmeler. (Çev. M. Erşen). İstanbul: Metis Yayınları. (Ayna Evresi ve Öznenin Bölünmüşlüğü kavramlarının teorik temelleri).
Yalom, I. D. (1999). Varoluşçu Psikoterapi. (Çev. Z. İ. Babayiğit). İstanbul: Kabalcı Yayınevi. (Nihai yalıtılmışlık ve yalnızlık temalarının psikoterapötik analizi).