Bu benim Psikologhane’deki ilk köşe yazım. Ne yazacağımı tam olarak bilmesem de bir yerden başlamaya ve cümleleri akışına bırakmaya karar verdim. Çünkü bazen insan, düşünmeden yazdığında kendine daha çok yaklaşır.
İnsanın temel fizyolojik ihtiyaçlarından sonra en derin ihtiyacının koşulsuz sevgi olduğunu düşünüyorum. Ve ilk bakım verenlerden (anne, baba, diğerleri) öğrenilen bir duygudur. Ancak şu soru önemli: Sadece çocuğa gösterilen sevgi yeterli midir? Bence hayır. Çünkü çocuk bu duyguyu sadece anne ve baba tarafından almaz. Onların kendi aralarındaki ilişki ve iletişim şekline bakarak da öğrenir.
Bunlar; annenin baba ile olan ilişkisi, babanın anne ile olan ilişkisi, anne ve babanın çocukla olan ilişkisi. Bu üç ilişki biçimi, çocuğun ileride kendine nasıl davranacağını belirler. Çünkü çocuk, kendisini doğrudan tanımaz; kendini, anne ve babanın birbirine ve ona nasıl davrandığı üzerinden öğrenir. Eğer evde duygusal bir soğukluk varsa, sevgi açıkça ifade edilmiyor ya da belirli koşullara bağlanıyorsa, bu çocuk için en ağır cezalardan biridir. Çünkü çocuk, değerini ebeveynlerinin ilişkisine bakarak ölçer.
Evde sevgi yoksa ya da sevgi “hak edilmesi gereken” bir şeye dönüşmüşse, çocuk gerçek sevginin ne olduğunu anlamakta zorlanır. Çünkü o ev, aynı zamanda kişinin ileride kendisiyle yaşayacağı iç dünyanın provasıdır. Düşünün: Anne ve baba birbirine sınır koyamıyor ya da iletişim yerine küsmeyi seçiyorsa, çocuk şunları öğrenir:
“İhtiyaçlar söylenmez.”
“Yakınlık kırılgan bir şeydir.”
“İlişkide susmak daha güvenlidir.”
Bu öğrenmeler yetişkinlikte tekrar eder. Kişi, kendisini sevmenin ne olduğunu bilmediği için, bildiği ilişki biçimini tekrar tekrar yaşar. Oysa sevmek; kendine şefkat gösterebilmek, gerektiğinde hayır diyebilmek, zorlandığında kendi duygusunu fark edebilmek demektir.
Eğer kişi kendini sevmeyi bilmiyorsa, bu eksikliği başkaları üzerinden tamamlamaya çalışır. Daha çok verir, daha çok yatırım yapar; çünkü ancak karşıdan sevgi aldığında değerli hissettiğine inanır. Ama burada acı bir gerçek vardır: Hiç kimse, bir başkasının bütün ihtiyaçlarını tam ve eksiksiz karşılayamaz. Tıpkı anne ve babalarımızın zamanında bizim tüm ihtiyaçlarımızı karşılayamadığı gibi. Bu noktada kişi, yavaş yavaş kendi duygularından uzaklaşır. Kendine olan inancı azalır. Ve ilişkiler, besleyen değil tüketen bir hale gelir.
Peki ne yapmak gerekir?
Önce, sevginin bizim için ne anlama geldiğini yeniden tanımlamak gerekir. Bazen kendine bir kahve almak, bazen iç sesinle daha şefkatli bir konuşma yapmak, bazen yoldan geçen birine içten bir “merhaba” demek… Bunların hepsi kendini sevmekle ilgilidir. Ve en önemlisi: Bunları yaparken karşıdan bir beklenti içinde olmamak gerekir. Çünkü sürekli beklenti içinde olmak, insanı içsel bir boşluğa sürükler. Kimse, bizim ihtiyacımızı karşılamak zorunda değildir. Şuna inanıyorum:
Çocuklukta koşulsuz sevginin ne olduğunu öğrenememiş insanlar, yetişkinlikte karşılarına çıkan koşulsuz sevgiyi de tanıyamazlar.
O sevgi onlara yabancıdır. Bu yüzden bazen sevilinen ortamdan kaçma isteği doğar. Çünkü insan için bildiği cehennem, bilmediği cennetten daha konforludur.