Son zamanlarda sosyal medyanın gözdesi olmuş olan o "nihilist penguen"i illaki görmüşsünüzdür.
Nedir bu hikayenin aslı?
Bu görüntü 2026 yılında ünlenmiş olsa da, hikayenin aslı 2007 yılına dayanıyor. Efsanevi Alman yönetmen Werner Herzog, Antarktika’daki yaşamı konu alan "Encounters at the End of the World" (Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar) belgeselini çekerken, doğanın "sevimli" yüzüyle değil, tekinsiz ve anlamsız görünen tarafıyla ilgileniyordu. Bir sahnede, bir İmparator Penguen sürüsünden ayrılır. Normalde beslenmek için denize gitmesi gerekirken, o tam tersi istikamete, yüzlerce kilometre sürecek buz çölüne ve dağlara doğru yürümeye başlar. Herzog'un o karakteristik, tekinsiz dış sesi devreye girer:
"Bu penguen denize gitmiyor. O, diğer yöne, dağlara doğru gidiyor. 70 kilometre ötede, kesin bir ölüme yürüyor. Neden? Bu bir tür delilik mi?"
Belgesel ekibi onu durdurmaya, yönünü değiştirmeye çalışsa da penguen her seferinde aynı rotaya döner (Herzog, 2007). İşte sosyal medyanın "nihilist" ilan ettiği penguen, Herzog'un varoluşsal bir kriz içinde yakaladığı bu "uyumsuz" bireydir.
Bu penguen nereye gidiyor diye bir sürü tahmin yürütüldü. Belki sürüsünden bıktı, belki farklı bir hayat istedi. Bazılarımız bu videoya gülüp geçerken bazılarımız ardında çok daha fazlasını, kendisini ya da bir anlam arayışını gördü. İnsan gerçekten artık çok kopuk yaşıyor; bir anlam arayışında, sanki genel olarak sürüklenip gidiyoruz ama neyin peşinden gittiğimizi de bilmiyoruz.
Tam bu noktada ünlü psikiyatrist Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabında, insanı hayatta tutan temel gücün "haz" değil, "anlam" olduğunu söyler. Nietzsche'den alıntı yaparak; "Yaşamak için bir 'neden'i olan, her türlü 'nasıl'a katlanır" der (Frankl, 2013). Ancak modern insanın sorunu tam da burada başlar: "Neden"imiz kayıp. Frankl, modern çağın hastalığına "Varoluşsal Boşluk" (Existential Vacuum) adını verir. İçgüdülerin ne yapacağını söylemediği, geleneklerin ise ne yapması gerektiğini dikte etmediği modern insan, ne istediğini bilemez hale gelir.
Sonuç?
Can sıkıntısı, boşluk hissi ve bazen de kendini yok etme arzusu. Arzumuz ne? Belki de Lacan haklıdır; arzu her zaman Öteki'nin arzusudur. Ama o penguen, Öteki'nin (sürünün) arzusundan kopup kendi "yok oluşuna" bakıyor. Belki de bu penguen, bahsedilen o boşluğun içine düşmüştür.
Sürünün rutininde, sadece hayatta kalma döngüsünde (yeme-içme-üreme) bir "anlam" bulamamış ve paradoksal bir şekilde, anlamı "yok oluşta" aramaya başlamıştır. Bizim bu videoya bakıp "Bu benim" dememiz de tesadüf değil; biz de plaza ofislerinde veya okul sıralarında aynı "rutin anlamsızlığını" hissediyoruz.
Peki, modern insan neden bu penguenle özdeşleşiyor?
Çünkü artık Güney Koreli filozof Byung-Chul Han'ın tanımladığı "Yorgunluk Toplumu" (Burnout Society) içindeyiz. Artık bizi disipline eden dışsal bir "yapmalısın" baskısından çok, kendi kendimizi sömürdüğümüz içsel bir "yapabilirim" (başarabilirim, girişimci olabilirim, en iyi versiyonum olabilirim) baskısı altındayız (Han, 2015). Bu sürekli performans hali, insanı tükenmişliğe sürükler. Artık "yapabilirim" değil, "yapamıyorum" noktasındayız. Penguenin o umursamazlığı da, modern insanın tükenmişliğinin simgesi. İşte penguene yakıştırılan "nihilizm" burada devreye giriyor. Bu, Nietzsche'ci anlamda değerlerin yeniden inşası için bir yıkım değil; daha çok pasif, "hiçbir şeyin anlamı kalmadı, o halde neden çabalıyorum?" diyen bir tükenmişlik halidir.
Bu "beyaz boşluğa yürüyüş" temasını sinemada en güçlü işleyen eserlerden biri kuşkusuz Sean Penn’in yönettiği, Jon Krakauer’in kitabından uyarlanan "Into the Wild" (Özgürlük Yolu) filmidir. Filmin kahramanı Chris McCandless, üniversiteden mezun olduğu gün, modern toplumun ona sunduğu tüm "başarı" unsurlarını elinin tersiyle iter. Parasını bağışlar, kimliklerini yakar ve "gerçek" hayatı bulmak için Alaska'nın vahşi doğasına doğru yola çıkar.
Chris ile Herzog'un pengueni arasındaki benzerlik bariz bir şekilde şaşırtıcıdır. İkisi de Lacan’ın tabiriyle "Simgesel Düzen"i (toplumun kuralları, babanın yasası, konfor alanı, sürü) reddeder ve "Gerçek"e (doğanın acımasız, kayıtsız, sessiz varlığına) yönelirler. Freud, "Haz İlkesi"nin ötesinde bir de "Ölüm Dürtüsü"nden (Thanatos) bahseder. Bu, organizmanın tüm gerilimlerden kurtulma, inorganik, sessiz, hareketsiz bir duruma geri dönme arzusudur.
Chris’in Alaska’daki o "Magic Bus"a ulaşma takıntısı sadece macera değil, medeniyetin gürültüsünü susturma isteğidir. Tıpkı denizin ya da sürüsünün gürültüsünden kaçan penguen gibi. Ancak Chris, anlamı "saf doğa"da bulacağını sanıyordu. Oysa doğa, filmin sonunda gördüğümüz gibi anlamdan yoksundur; doğa sadece "vardır".
Anlamı üreten biziz, insan ilişkileridir.
Frankl, anlamın "kendi içimizde" değil, dünyada, bir davada veya bir başkasında bulunabileceğini savunur (Kendini aşkınlık). İşte filmin trajedisi burada başlar. Chris McCandless, Alaska'daki o otobüste açlıktan ölmek üzereyken, Tolstoy'un bir kitabının kenarına şu notu düşer:
"Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir."
(Happiness only real when shared).
Bu, onun trajik uyanışıdır. Onun için anlam, tek başına çıkılan bir dağ başında değil, bir başkasıyla kurulan bağdaydı. Penguen o dağlara yürürken yalnızlığı, yani ölümü seçti. Chris de aynısını yaptı ama son anda hatasını fark etti. Beyaz sessizlik ona huzuru değil, mutlak yalnızlığı getirmişti.
Peki bu anlam arayışı nerede son bulacak?
Penguen mi haklıydı, yoksa Chris mi? Aristoteles, "Şehirde (toplumda) yaşamayan ya bir canavardır ya da bir tanrı" der. Herzog'un pengueni, sürüyü terk ederek bir "canavar" gibi ölüme yürümüştür. Chris ise doğaya kaçarak bir "tanrı" gibi, kimseye muhtaç olmadan yaşamayı denemiştir. Ama insan ne canavardır ne de tanrı.
Filozof Emmanuel Levinas'a göre benliğimiz, ancak "Öteki'nin Yüzü" ile karşılaştığında inşa olur. Biz, başkalarına karşı duyduğumuz sorumlulukla varız. Chris'in son nefesinde anladığı, penguenin ise reddettiği gerçek budur: Anlam, içimizde ya da dağların tepesinde keşfedilmeyi bekleyen bir hazine değildir; anlam, iki insan arasındaki o görünmez bağda ilmek ilmek örülür. En azından bana böyle geliyor. Bizler, ekran başındaki modern insanlar, o penguenin videosunu "like"larken, aslında Chris'in son anındaki pişmanlığını değil, ilk yola çıkışındaki o radikal "hayır" deme cesaretini arzuluyoruz. Ama unutmayalım; o beyaz sessizliğe yürümek bir özgürlük ilanı olsa da, bizi insan kılan şey her zaman geri dönüp o sessizliği paylaşacak birini bulmaktır. Çünkü o beyaz boşlukta cevaplar yok, sadece rüzgarın sesi var.
KAYNAKÇA
Aristoteles. (2012).
Politika. (M. Tunçay, Çev.). Remzi Kitabevi.
Frankl, V. E. (2013). İnsanın Anlam Arayışı. (S. Budak, Çev.). Okuyan Us Yayınları.
Han, B.-C. (2015). Yorgunluk Toplumu. (S. H. Çağlayan, Çev.). Metis Yayınları.
Herzog, W. (Yönetmen). (2007). Encounters at the End of the World [Belgesel]. Discovery Films.
Levinas, E. (2011). Sonsuza Tanıklık. (Z. Direk, Çev.). Metis Yayınları.