İncir Ağacının Altında Açlıktan Ölmek

Her seçim bir vazgeçiştir, evet; ama aynı zamanda binlerce 'potansiyel ben'in sessizce öldürülmesidir. Sylvia Plath’in incir ağacı metaforundan Lacan’ın 'Başka'sına uzanan bu yazıda; üzerimize yapıştırılan etiketlerin gölgesinde yaptığımız seçimleri, seçilmemiş hayatların melankolisini ve kendi arzumuzun peşinden gitmenin o buruk yasını sorguluyoruz. Sahi, o inciri koparan el gerçekten sizin mi?

E
Eda Pınarlar
24 Mar 2026
28 görüntülenme
10 dk okuma
Guncelleme: 02 Apr 2026
İncir Ağacının Altında Açlıktan Ölmek

"Hayatımı dallarına ayrılan bir incir ağacı olarak görüyordum..."

Sylvia Plath’in bu cümlesini her okuduğumda, boğazımda o tanıdık, kuru düğümü hissediyorum. Sanki parıltılı bir vitrinin önündeyim; içeride binlerce büyüleyici mücevher var ama avucumda sadece tek bir tanesine yetecek kadar bozukluk...

Plath’in o meşhur metaforu, sadece edebi bir tasvir değil; modern dünyanın hepimizin ruhuna fırlattığı bir el bombası aslında. O ağacın altında oturmuş, tepesinde ağırlaşan, güneşten ballanmış o mor incirleri izleyen birini hayal etmek hiç zor değil; çünkü o kişi benim, sensin, hepimiziz. Her bir incir, yaşanması muhtemel, pırıl pırıl bir hayatı temsil ediyor: Biri huzurlu bir ev, biri alkışlanan bir sanatçı olmak, bir diğeri hiç durmadan dünyayı arşınlamak, diğeri ise zihniyle dünyayı değiştiren bir akademisyen...

Plath’ın karakteri Esther’in o ağacın gölgesinde fark ettiği o dehşet verici gerçek, gece uykularımı kaçıran o aynı ses: Hepsini aynı anda seçemezsin. Bir tanesine elini uzattığın an, diğerlerinin dalda yavaş yavaş kararmasını, büzülmesini ve sonunda o ağır, çürümüş sesle ayaklarının dibine, tozun toprağın içine düşmesini izlemek zorundasın. Ve bazen, hangisini feda edeceğine karar veremediği o felç anında, o muazzam potansiyelin tam ortasında açlıktan ölüyorsun.

Peki, o eli uzatan gerçekten biz miyiz? O inciri koparırken bizi harekete geçiren şey özgür irademiz mi, yoksa sırtımızda taşıdığımız o görünmez ama ağır küfeler mi? Tam o seçim anında, parmak uçlarımızı bir incire yönlendiren şey karakterimiz mi, yoksa toplumun üzerimize birer mühür gibi vurduğu etiketler mi? "İyi bir evlat", "başarılı bir öğrenci", "fedakar bir anne", "saygın bir öğretmen"... Bu etiketler, sadece isimler değil; her biri birer senaryo, birer görev tanımı. Çoğu zaman bir inciri seçmiyoruz, aslında bizden o inciri seçmemiz beklendiği için elimizi uzatıyoruz. Etrafımızdaki sesler korosu; annemizin beklentisi, babamızın hayali, sistemin dayattığı o "ideal insan" şablonu kulağımıza fısıldıyor:

"Bak, bu incir daha güvenli, bu incir senin etiketine daha uygun."

İşte o an, özgürlüğün baş dönmesi yerini sessiz bir boyun eğmeye bırakabiliyor. Kendi arzumuzun peşinden mi gidiyoruz, yoksa üzerimizdeki "başarılı öğrenci" etiketinin yırtılmasından mı korkuyoruz? Bugün hepimiz o ağacın altındayız ve elimizde sanki her şey mümkünmüş gibi hissettiren o sahte sonsuz seçenekler illüzyonu var. Ama kalbimizde o kadim, o hiç geçmeyen sızı:

"Ya diğer incir daha tatlıysa ve ben sadece korktuğum için bunu seçtiysem?"

Kierkegaard buna "Özgürlüğün Baş Dönmesi" derken tam olarak bunu kastediyordu. Bir uçurumun kenarında durduğunda hissettiğin o tuhaf ürperti, sadece düşme korkusu değildir; kendini aşağı atabilme gücüne sahip olduğunu bilmenin verdiği o tekinsiz özgürlüktür. Seçim yapmak da tam o uçurum kenarıdır işte. Bir yola adım atmak, henüz doğmamış olan binlerce başka "seni" kendi ellerinle boğmak demektir. Ama bazen o "öteki benleri" biz değil, üzerimizdeki o ağır etiketler öldürür. "Uslu çocuk" etiketi, maceracı gezgin ruhumuzu daha doğmadan boğar.

Mr. Nobody filmindeki Nemo’yu hatırla; o çocuksu bir inatla seçim yapmamayı seçmişti. Çünkü bir şeyi seçtiği an, bir role hapsolacağını biliyordu. "Seçim yapmadığın sürece her şey mümkündür" diyordu o kült replik. Ama bu, aslında bir yaşam değil, sonsuz bir bekleyişti. Nemo ve Esther, potansiyelin o uyuşturucu etkisine bağımlıydılar. Çünkü bir şeyi seçmediğin sürece hala "her şey" olabilirsin; ama bir şeyi seçtiğin o an, artık sadece "bir şey" olursun. Ve o "bir şey" olduğun an, toplumun o devasa etiketleme makinesi çalışmaya başlar. Seni bir kutuya koyar, üzerine bir isim yazar ve o kutunun dışına taşmanı beklemez.

Psikanalizin bize uzattığı o acı ilaç tam burada devreye giriyor: Büyümek, hem kaybı hem de o sahte etiketleri kabul edip onlarla vedalaşmaktır. Lacan’ın dediği gibi, bizler bir "eksik" üzerine kuruluyuz. Ama bu eksiklik, başkalarının beklentileriyle dolmaz. İncirlerin hepsini birden istemek, o imkansız "bütünlük" fantezisidir. Oysa gerçek seçim, başkalarının bizim için seçtiği o "parlak" inciri değil, kendi eksiğimize, kendi arzumuza dokunan o belki de daha küçük, daha mütevazı inciri seçebilmektir. "Her şeyi istemek", aslında arzunun ölümü ve hiçbir şeyi yaşamamaya yemin etmektir.

Seçim yapmanın o omuzları çökerten ağırlığı, aslında kendi sınırlılığımızla ve o etiketlerin ötesindeki "ben" ile yüzleşmektir. Geride bıraktığımız hayatların hayaletleri bazen rüyalarımıza girer; gitmediğimiz o şehirlerin sokakları, elini tutmadığımız o insanların sesleri... Bunlar yaşamın bir hatası değil, insanın bu dünyadaki var olma biçimidir. Geride bıraktıklarımız sadece "seçilmemiş ihtimaller" değildir; onlar, bizim hiç tanışamadığımız ama yasını tuttuğumuz ikiz kardeşlerimiz gibidir. Bir inciri kopardığımızda, diğerlerinin toprağa düşüşünü duyduğumuz o an, içimizde bir şeyler eksilir. Seçmediğimiz o hayatın pencereleri sonsuza kadar kapanırken, orada yaşayan "öteki biz"in sessiz vedasını hissederiz. Oysa her seçim, bir parçamızı o ağacın altında gömmektir. Toprağa düşen her incirle birlikte, bir hayalimiz de çürür.

Bu yüzden seçmek, sadece bir yöne gitmek değil; geri kalan tüm yolların üzerine kilit vurmanın o ağır melankolisini sırtlanmaktır. 

Bazı geceler, seçmediğimiz o hayatların sokağından geçtiğimizi hayal ederiz; "Acaba orada olsaydım nasıl gülerdim, kimin elini tutardım?" diye sorarız. Bu soru, pişmanlıktan değil, insanın o parçalanmış doğasından gelir. Peki, tüm bu seçimler, bu kayıplar gerçekten mümkün m

Psikanalizin, özellikle de Lacan’ın o soğuk koridorlarında yürüdüğümüzde, "kendi seçimimiz" dediğimiz şeyin aslında ne kadar tekinsiz bir zeminde durduğunu fark ederiz. Sonuçta bizler Simgesel Düzen'in içine doğarız; dilin, yasanın ve o Büyük Başka'nın kucağına bırakılırız. Arzu dediğimiz o yakıcı güç bile çoğu zaman bize ait değildir; bizler Başkanın arzusunu arzularız. Annemizin gözündeki o parıltıyı yakalamak için "başarılı evlat" incirine uzanırız, toplumun onayını almak için "saygın meslek" dalına tutunuruz. Simgesel kastrasyonla dile hapsolduğumuz o andan itibaren, aslında hep bir başkasının senaryosunda başrol oynamaya çalışıyoruzdur.

Peki, o zaman özgürlük nerede?

Lacan bize imkansız bir kaçış vaat etmez; o, bizi "arzumuzdan feragat etmemeye" çağırır. Belki de o inciri koparan elin tamamen "saf ve etiketsiz" olması bir fantezidir; çünkü biz zaten o etiketlerin toplamıyızdır. Ama asıl devrim, o inciri koparırken hangi etikete hizmet ettiğinin farkında olmaktır. "Ben bu yolu seçiyorum çünkü bu yolun sonundaki acı bana ait, Başka’ya değil" diyebilmektir. Kendi gerçek hikayenin kahramanı olmak, yasanın dışına çıkmak değil; yasanın senin üzerindeki işleyişini deşifre etmektir. O inciri seçerken duyduğun o hüzün, sadece seçmediğin hayatlar için değildir; aynı zamanda o seçimi yaparken kullandığın "ben"in, aslında ne kadar çok "başkası" olduğunu fark etmenin verdiği o sarsıcı hüzündür. Belki de çözüm, zamanı bükmeye çalışmak ya da o ağacın altında açlıktan solmak değildir.

Belki de asıl mesele, yas tutmayı öğrenmektir. Seçmediğimiz o başarılı mimarın, o mutlu gezginin yasını tutmak ve en önemlisi, başkaları istediği için olduğumuz o sahte kişiliklerle vedalaşmak. Her seçim bir vedadır, evet. Ama her seçim aynı zamanda bir "doğumdur". Diğer tüm olası hikayelerini ve sana dayatılan tüm o etiketleri bir bir öldürmeden, kendi gerçek hikayenin kahramanı olamazsın. Hangi inciri seçersen seç; o seçimin içindeki o gizli hüznü de kucakla. Ama emin ol; o inciri yerken aldığın o buruk tadı, kimsenin senin adına tarif etmesine izin vermemek... İşte belki de tek gerçek eylem budur. O incir senin boğazından geçsin, etiketin değil. Afiyet olsun.

KAYNAKÇA

Kierkegaard, S. (2018). Kaygı Kavramı. (Çev. T. Öztürk). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. (Özgürlüğün baş dönmesi ve seçim sancısı üzerine temel metin).

Lacan, J. (2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı (Seminer 11. Kitap). (Çev. N. Erdem). İstanbul: Metis Yayınları. (Arzu, Başka’nın arzusu ve eksiklik kavramları için).

Plath, S. (2014). Sırça Fanus. (Çev. H. H. Uğur). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. (İncir ağacı metaforunun ana kaynağı).

Van Dormael, J. (Yönetmen). (2009). Mr. Nobody [Film]. Pan Européenne. (Seçim yapmama ve sonsuz olasılıklar üzerine sinematografik referans).

Eda Pınarlar

Eda Pınarlar

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Psikoloji bölümünden yüksek onur derecesiyle mezun oldum. Benim için psikoloji, klinik odasının sınırlarını aşan; sinema, felsefe ve sanatla harmanlanan disiplinlerarası bir anlama çabasıdır. Hollanda’da eğitim bilimleri üzerine yaptığım araştırmalardan, Türkiye’deki birçok hastane ve klinik stajlarıma uzanan yolculuğumda; teorik derinliği sahanın gerçekliğiyle buluşturmayı ilke edindim. Mesleki felsefem; insan ruhsallığını katı kategorilerle sınırlamak yerine, psikanalitik bir mercekle öznenin biricik hikayesine, diline ve arzusuna kulak vermektir. Akademik kariyerime devam ederken; hem psikanalitik okumalarımı ve sinema analizlerimi hem de klinik gözlemlerimi burada paylaşarak, 'bitmeyen öğrencilik' heyecanımı sürdürmeyi ve alana katkı sunmayı hedefliyorum.

Profili Görüntüle

Yorumlar

Yorum yapmak icin giris yapmaniz gerekiyor.

Giris Yap
Yorumlar yukleniyor...

İlgili İçerikler

En Çok Okunanlar

Kategorileri Keşfet